50+

“Yaşlılık mutluluk getirmiyor bir tanem!”

Dostoyevski

İnsancıklar, s. 25

Ne yalan söyleyeyim, bu yaşı hiç sevmedim! 49 da dahil olmak üzere, hep yaşımdan memnundum, hiçbir zaman yaşımı saklamadım, genç görünmeye çalışmadım, ne elime, ne yüzüme bugüne kadar krem sürmedim, cilt bakımı yaptırmadım. Yani popüler tabirle söylersem hep kendimle, dış görünüşümle ve yaşımla barışık oldum. Ben başkalarında dış görünüşe hiç dikkat etmediğim için, bana da hayatta öyle insanlar denk gelsin, beni, içimi, aklımı ve ruhumu sevenlerle birlikte olayım istedim.

Ama bu durum artık değişti, 50 ve üzeri yaşları hiç mi hiç sevmedim. Bir kaybetme duygusu, bir yaşama telaşı ile geldi 50’ler. 50 olmaktan değil, 60’a yaklaşmaktan nefret ettim. Çok düşündüm bunun nedenini ve birden çok şey buldum kendi içimde yanıt olarak. Öncelikle kendim için bu yaşları böyle düşünmediğimi söylemeliyim.  Benim hayalimdeki Meltem, artık bu yaşlarda tüm sorumlulukları tamamlamış, tüm yükleri üzerinden atmış olacaktı ve sadece yazı yazarak, müzik dinleyerek, gezerek, yani kısaca kendi istediği hayatı özgür bir biçimde yaşayacaktı.

Okumaya devam edin 50+

Elde Var Hüzün*

“Ellerini ellerimin üstüne koy onsekiz

Sen de bir ıslık uydur devrik ıslığıma

Ömrümüzü bir suç gibi ayarlamadık mı

Ağır bir hüküm giyer gibi öleceğiz”

Soğuk ve yağmurlu bir Ekim günü kızlarımı okula gönderdikten sonra yorganı kafama çekip müzik eşliğinde hayaller kurmayı planlarken, bilgisayarımda  aniden onun ölüm haberini gördüm. Bir anda 20 yıl öncesine döndüm, içimdeki hüznü nereye koyacağımı, nasıl ifade edeceğimi bilemediğim, geceleri nefes alamayarak acile gittiğim, hayattan büyük şeyler, mucizeler beklediğim ama yine hayat karşısında korkudan bacaklarımın titrediği yıllara.

Okumaya devam edin Elde Var Hüzün*

Gregor Samsa, Veronica Voss ve Diğerleri

“Bir buzdağı kara parçası olmaya çalışan sudur, bir dağ, özellikle de Himalaya ve Everest ise kara parçasının gökyüzüne dönüşme çabasıdır.” (Salman Rüşdü, Şeytan Ayetleri, s:303)

Hiç hayatınızda olmanızın mümkün olamayacağı bir şeye dönüşmek için çabaladınız mı?

Bu ne menem güçlü bir istektir ki insan, olamayacağını bile bile bir ömrü bu yolda harcamaktan çekinmez.

Bu, düşmanın, aynı zamanda kişinin kendisi olduğu bir savaştır. “Varolan ben”, “olmak istediğim ben”e karşı! Bu savaşta her zafer aslında bir yenilgi, her yenilgi de bir zaferdir. Sevinç ve hüzün aynı anda yaşanır, gülmek ağlamayı, ağlamak ise gülmeyi takip eder. Ama değişmeyen tek gerçek, bir kez yola çıkıldı mı asla ne olmak istenen ne de başlangıçta olunan şey olunamayacağıdır artık.

Okumaya devam edin Gregor Samsa, Veronica Voss ve Diğerleri

Orda Bir Köy Var Uzakta!

Ama o köy bizim değil, gitmediğimiz, görmediğimiz ve yaşamadığımız için hem de! Cumhuriyetin kuruluş dönemine ait romantik milliyetçiğin bir göstergesi olan bir yaklaşımla bize öğretilen bu şarkı gerçeği yansıtmıyor çünkü.

Madem biz gitmiyoruz, görmüyoruz, orada yaşamayı mecbur kalmadıkça düşünmüyoruz, hatta mecbur kaldığımızda da gitmemek için kırk çeşit katakulli yapıyoruz o zaman o köy bizim değil!

Okumaya devam edin Orda Bir Köy Var Uzakta!

Bir Ölümün Ardından Başka Bir Yazıya Önsöz

Kadın bir taraftan hortumu onun morarmış bacaklarına tutarken, bir taraftan da ağzının içinde bir şeyler geveliyor. Öyle yoğun bir gül kokusu hakim ki odada nefes almakta zorlanıyorum. Kullandıkları sabundan olsa gerek.

Ama benim kafamda bu koku artık ölümü çağrıştıracak bundan böyle, biliyorum. Oyuncak bir bebekle evcilik oynayan yaramaz çocuklara benziyorlar. Sürekli orasını burasını çeviriyorlar. Önce sabunlayıp sonra su tutuyorlar. Ve sürekli mırıldanıyorlar. Bense köşede bir filmi izlermişçesine ama ne izlediğimi anlamadan bakıyorum onlara.

Okumaya devam edin Bir Ölümün Ardından Başka Bir Yazıya Önsöz

Ya Dışındasındır Çemberin, Ya da?

Bilenler bilir. Psikodrama çalışmalarında katılımcıları ortama ısındırmak ve birbirlerine tanıtmak için yapılan basit bir uygulama vardır. Katılımcıları ikili gruplar halinde ayırırsınız. Sonra onlara kendi partnerleri hakkında soru sormalarını ve bu sorulara verilen yanıtlarla onları tanımaya çalışmalarını istersiniz. Buraya kadar olan kısımda da benim bunları yazmamı gerektirecek orjinal bir durum yoktur zaten.

İşin ilginç kısmı, katılımcıdan partnerine ait topladığı bilgileri gruba sunarken sanki kendini anlatıyormuş gibi “ben… doğdum“, ” …yaşındayım” gibi kendi ağzından cümleler kurarak anlatması istendiğinde ortaya çıkar. Çok basitmiş gibi görünen bu uygulama, bir başkasının hayatını bir oyunun içinde bile olsa, sanki kendi hayatı gibi anlatmaya başlayınca, kişilerin benliğinde büyük depremlere yol açar. Ben denedim, deneyenleri de gördüm. Onun için yarattığı etkiyi iyi biliyorum.

Okumaya devam edin Ya Dışındasındır Çemberin, Ya da?

Vat 69 Gururla Sunar!

Kırmızı bir elbise üzerimde, yırtmacı tüm bacağımı açıkta bırakan. Duvarlar kırmızı kadifeyle kaplanmış. Ve halılar, onlar da kırmızı. En acı nağmeleri çalıyor arkada sazlar. Yoğun bir sigara dumanı, alkol kokusuna bulanmış. Ben sadece bir sis görüyorum. Herkes ve her şey bambaşka bir dünyada benim için. Aynı mekânda ama farklı zamanlardayız. Sazlar yavaşlıyor, şarkıya giriyorum. “Hastayım yaşıyorum görünmez hayalinle”.

Sözcükler ağzımdan çıktıkça içim yıkanıyor. Gözlerimden akan yaşlar boyalara karışıp yanağımdan göğsüme süzülüyor. Ben saatlerce ve herkes gittikten sonra bile söylüyorum. Arkamda bana aşık bir kemancıyla, ama bunu fark etmediğim.

Okumaya devam edin Vat 69 Gururla Sunar!

Benim Cem Karaca’m

Onu ilk kez İzmir Fuarı’nda görmüştüm. Bordo tunik ve pantolonuyla, boynundaki beyaz incilerle, masallardan çıkmış bir kahramana benziyordu. Türkiye’deki sol hareketin belki de son altın yıllarıydı o zamanlar. Sene 1976-1977 olabilir. Anımsayamıyorum tam olarak. Sahneye çıktığında seyirci kendinden geçmişti. Herkes aynı idealizm ve umutla “bir şeylerin değişebileceğine”, hatta şarkı, şiir gibi gücün ve şiddetin önünde her zaman yenilmeye mahkum naif araçlarla değiştirilebileceğine inanıyordu o zamanlar. Henüz cinayetler gündelik hale gelmemişti.

Annem ve babam umutla şarkılarına eşlik ediyorlardı, bense her zaman bezgin, coşkularını kaybetmiş, aile içi tartışmaların ve bozulmasından ölesiye korktukları o küçük düzenin kısır döngüsüne kendini kaptırmış bu iki insanı böyle umutlandıran şeyin ne olduğunu merak ederek onları izliyordum sessizce. 9-10 yaşlarındaydım “Tamirci Çırağı“nı ilk kez söylediğinde o. O gün ve hâlâ ağlayarak dinlerken bu şarkıyı, çoğunluğa inat, aşkın yaş, ırk, dil, din, cinsiyet, ait olunan sosyal sınıf ve eğitim düzeyi gibi tüm kısıtlamaların üzerinde olduğuna inanıyorum şimdi de.

Okumaya devam edin Benim Cem Karaca’m

Paris’te Kaybolmak

Bir gece yarısı tek başıma Victoria Station’dan bindim bizi Paris’e götürecek otobüse. Elimde ne bir adres, ne bir harita, ne de yolculuğa çıkan tüm Avrupalıların ellerinde bulunan seyahat kitaplarından vardı. Sanki bir aşkı terk eder gibi elimde bir bavul- içi Türkiye’dekilere götürdüğüm hediyelerle tıka basa dolu- kafamda da o güne kadar oluşmuş Paris imgeleriyle çıktım bu yolculuğa.

Gecenin bir vaktinde Dover’a geldik, otobüsten inmemizi söylediler, pasaport kontrolünden sonra Manş’ı geçeceğimiz feribota bindik. Feribot yolculuğundan sonra Calais’de bir restoranda mola verdi otobüs. Kahve ve kruvasan kokusu hala burnumda. Ve sabah sanırım yedi civarında bir metro istasyonunun önünde tamamlandı yolculuğumuz.      

Okumaya devam edin Paris’te Kaybolmak

Old and Wise*

Size de olmuştur mutlaka, ya da olmadıysa olacaktır bir gün. Bir zamanlar çok sevdiğiniz, çevirip çevirip dinlediğiniz bir kaseti, taptığınız bir şiir kitabını ya da öle bayıla aldığınız size çok yakışan bir kazağı gün gelir, sırf size o güzel günleri anımsatıyor diye bir kenara atıverirsiniz. Atıverirsiniz, çünkü o güzellikleri paylaştığınız insan artık yaşamınızda yoktur ve bir daha da hiç olmayacaktır. Unutmanın en kolay, en acısız yoludur bu. Ama yaşamdan çıkarılan her şey de, bir boşluk bırakır geride. Zaman geçer, hafızanın üstü tozlanmaya başlar, gözler başkalarını görür, dudaklar başka şarkılara eşlik eder, yeni bir moda gelir, bir hırka alıverirsiniz bu sefer. Tam da her şey yoluna girmişken, örneğin karınızın ya da kocanızın koluna yatmış, elinizdeki gazeteye göz atarken, yani en savunmasız anınızda, radyoda “o şarkı” başlayıverir. İşte bu, sırtından vurulmaktır. Ne kalkıp radyoyu kapatabilirsiniz, ne de gazetede okuduğunuz yazıyı anlayabilirsiniz artık. Üstelik koluna yattığınız kişi de o anki duygularınızı en anlatmamanız gereken kişidir. Olmaz ya çoğu zaman, hadi oldu da, o da sizde bir değişiklik olduğunu farkedip “nen var senin ?” diye sorduğunda, cevabınız hazırdır : “Neyim olacak canım, hiiiiiç.”

Okumaya devam edin Old and Wise*